Sondevir hafta sonu

Son Devir

Son Devir Haber Portalı

tasit.com - hayalin bir tık önünde!
  • Son Devir / Twitter
  • Son Devir / Faceebook
19:52, 24 Ekim 2014 Cuma
Güncelleme: 15/08/2013, 00:01

Ümit Şimşek

Ümit Şimşek
Ümit Şimşek
The Cemaat ne kadar Nurcu?

Siyasî ihtirasın sadece kişileri değil, toplulukları da nasıl ifsad edebildiğini gösteren en canlı örnekleri, siyasete fazlasıyla dalmış bir cemaatin içine düştüğü durumda şimdi hep beraber seyrediyoruz. Herşey açıkça cereyan ettiği ve yapılıp söylenenler göz önünde olduğu için, bu konuda çok fazla söz söylemeye zaten ihtiyaç kalmadı. Bizim dikkat çekmek istediğimiz husus, hükûmet düşürmeye çalışırken suçüstü yakalanan siyasî cemaatin yapıp ettiklerinden ziyade, bu yapılanların fatura adresini ilgilendiriyor.

Söz konusu cemaatin kamuoyunda bir Nur cemaati olarak bilinen, hattâ kalabalığı ve malî gücü sebebiyle Nurcular denince ilk akla gelen bir topluluk olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa gerek gaye, gerekse metod açısından, Risale-i Nur ile “the Cemaat”i bir arada düşünmenin imkânsızlığı, bugüne kadar pek çok tecrübe ile ortaya çıkmıştır.

The Cemaat’in Risale-i Nur ile ters düştüğü alanların başında siyaset gelir. The Cemaat’in siyasete yakınlığı ne kadar gerçek ise, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Said Nursî’nin siyasetten uzaklığı da o kadar yaygın şekilde bilinen bir hakikattir. Burada, the Cemaat’i Risale-i Nur’dan ayıran bâriz farklar ortaya çıkıyor.

***

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Bediüzzaman’ın siyasetten uzaklığı, İslâmın siyaset üzerindeki hakimiyetini reddeden bir davranış değildir. Bilâkis, o, İslâmın sosyal hayata ve siyasete temas eden kanunlarını, hattâ âdâbını dahi hayatı pahasına açıkça ve kahramanca savunmuştur. “Şeriatın bir meselesine bin ruhum feda olsun” sözü, onun bu konudaki duruşunu en iyi anlatan bir paroladır.

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un İslâm dairesi içindeki özel hizmeti iman konularına dair olduğu için siyasetten uzak durmuştur. İman hakikatlerini  maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir şeye hiçbir surette âlet etmemek, tâbi kılmamak, basamak yapmamak ilkesi, Risale-i Nur hizmetinin en esaslı anayasa maddesidir. Bu ilkeyi titizlikle koruyan Nur talebeleri siyasete girmezler, mevki ve makamlara talip olmazlar, kadrolaşma gibi hareketlerin içinde bulunmazlar. Ancak, herkese olduğu gibi, tam bir eşitlik içinde ve hangi taraftan olduklarına bakmaksızın, talip olan siyasetçilere de iman hizmeti verirler. Bediüzzaman’ın “İman dersi için gelene tarafgirlik nazarıyla bakılmaz; dost-düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır” sözü bu hakikati dile getirir.

The Cemaat’in ise politikasız nefes dahi alamayacağı o kadar bilinen bir gerçek haline gelmiştir ki, kendilerini bu konuda aklamaya yönelik açıklamaları bile siyaset diliyle yapılmış olduğu için, bu açıklamaların içinde gerçeği olduğu gibi yansıtan bir cümle bulabilmek çok uzun çabalara ve aşırı derecede iyiniyetli bir yaklaşıma ihtiyaç göstermektedir. Bu açıklamaların şifresini çözmek için, söz konusu metinlere Bediüzzaman’ın “Lisan-ı siyasette lâfız mânânın zıddıdır” sözünün ışığında yaklaşmanız daha isabetli olacaktır.

***

Siyaset konusunda Risale-i Nur ile the Cemaat arasındaki ikinci önemli fark ise, hizmet iddiasıyla girdikleri siyasete bizim değerlerimizi taşımak yerine, oradan iktibas ettikleri değerleri Müslümanların hayat alanlarına taşımak şeklinde ortaya çıkıyor. Hergün nice örneklerine şahit olduğumuz bu vakıanın kendi başımdan geçen bir nümunesini bir ibret levhası olarak sunuyorum:

Bundan iki ay kadar önce, tamamen İslâmî değerler çerçevesinde eğitim veren bir anaokulunun mezuniyet törenine katılmamız icap etti. Talihsizlik ise, bu okul yöneticilerinin tören için the Cemaat’e ait bir eğitim kurumu ile anlaşmış olmalarında ve başlarına geleceklerden habersiz bulunmalarındaydı.

Salon ve sunucu the Cemaat’e ait olup program da yine onlar tarafından düzenlenince, daha gecenin ilk dakikasında, Besmele niyetine nâhoş bir sürprizle karşılaştık:

Salonun iki tarafına yerleştirilmiş ekranlarda, Kur’ân için “Araboğlunun yavesi” diyen zâtın görüntüsü belirdi ve sunucu, bir salon dolusu mütedeyyin topluluğu bu resimlerin huzurunda saygı duruşuna kaldırdı!

Bundan sonrası ise, biteviye Can Yücel şiirleriyle sürüp giden bir gece idi. Ama hakkını yemeyelim, the Cemaat’in sunucusu, o şiirlerin arasında bir yere Hz. Ali “aleyhissalâtü vesselâmdan” (!) bir vecize yerleştirmeyi de ihmal etmedi.

Dikkat buyurunuz: Bu dayatma, ülkede Ergenekoncular ile kediseven Mehdimizden (ve tabii bir de kendilerinden) başka Atatürkçünün kalmadığı bir ortamda, tamamı dindar ailelerden meydana gelen bir topluluğa reva görülüyor! Hiçbir tehlikenin ve icbarın olmadığı bir ortamda, hiçbir meşru sebep yokken, Müslümanları emrivâki ile bir putperestlik ritüeline zorlamanın hangi hizmetle, hangi imanla, hangi siyasetle alâkası vardır? Bu durumda, the Cemaat’in şimdiye kadar “takiyye”yi kime karşı yaptığı konusunda şüpheye düşmez misiniz? (Meraklısına not: Bu satırların yazarı söz konusu ritüele iştirak etmediği gibi, elinin ve sözünün ulaşabildiği kişileri de bundan alıkoymaya çalışmış, bu arada geçen süreyi de Müslümanların başına bu çorabı örmeye çalışanlar için tahmin edebileceğiniz türden dualar okumakla değerlendirmiştir.)

***

Bu hadiseyi münferit olarak değil, Cemaat gazetesinin Afrikalı öğrencilerden iftiharla naklettiği “Bize Atatürk sevgisini öğretmenlerimiz aşıladı” sözleriyle, Moğolistan’a diktikleri büstü “Ulan Bator’a Atatürk mührü” olarak müjdeleyen başlıklarıyla, heykel dikme konusunda bazı Türk cumhuriyetlerinde karşılaştıkları güçlükleri nasıl aştıklarını övünerek anlatan the Cemaat önderinin beyanlarıyla beraber değerlendirdiğinizde, the Cemaat’in Kemalist değerleri sadece bu ülkenin çocuklarına aşılamakla yetinmeyip bütün dünyaya taşıma konusunda nasıl bir hamiyet sahibi olduğunu da açıkça göreceksiniz.

Buna, başörtüsü konusundaki talihsiz tavırdan başlayıp İsrail mandacılığına kadar uzanan ve bugünlerde de Peygamberimizin lehviyat meclislerinde görüldüğü yolundaki iftiralara ve “Dâvâmız İslâm değil, insanlık dâvâsıdır” söylemine kadar gelip dayanmış bulunan bir çizgi içinde, istikrarlı bir şekilde yürüyen “değer aşındırma” ameliyesini de kattığınız takdirde, the Cemaat’i siyasete sevk eden asıl sebebin Müslümanlara birşey kazandırmak mı, yoksa onları ait olmadıkları bir yere taşımak mı olduğunu tesbit etmekte çok fazla zorlanmazsınız.

***

Şimdi işin asıl can alıcı yönüne geliyoruz:

Bütün bu faaliyetler ve aşındırmalar kamuoyunda Risale-i Nur ile irtibatlandırılan bir cemaat eliyle gerçekleştirildiğinde, herkesten önce bundan zarar gören, Risale-i Nur ve cemaatleri oluyor. Daha önceki bir yazımızda da üzerinde durduğumuz gibi (bkz. “Risale-i Nur üzerinden neler pazarlanıyor?” ), Risale-i Nur ile hiçbir ilgisi olmadığı halde onun nüfuzundan faydalanmak suretiyle kamuoyuna pazarlanan nice kavramlar var ki, bedelleri Risale-i Nur ve cemaatleri tarafından ödenmiştir ve ödenmeye devam etmektedir. Bunda, Nur talebelerinin payı da elbette ihmal edilemez. Vaktiyle birilerini muayyen bir çizgide tutabilmek ümidiyle yapılan iltifatlar ve sırt sıvazlamalar, umulan düzelmeyi netice verecek yerde, bilâkis o kimseleri daha da zaptedilmez hale getirmiş ve bugünkü tenkit edilemez, tenkit edilmesi tasavvur dahi olunamaz konumunu onlara kazandırarak evvelce hayallerden bile geçmeyen bâtıl düşünce ve uygulamaların yaygınlaşmasına meydan açmıştır.

The Cemaat Risale-i Nur üzerinden pazarlama yapmak suretiyle ne kadar kazanç sağlar gözüküyorsa, gerçek Risale-i Nur cemaatleri de bu durumdan o kadar zarar görmektedir. Ödenen faturaların, Risale-i Nur cemaatleri ile ümmetin geri kalan kısmı arasında bir soğukluğa yol açtığını görmezden gelemeyiz. Ehl-i dalâlet ile işbirliği yaparak Müslümanları iktidardan indirmeyi 28 Şubat’tan bu yana bir gelenek haline getiren ve bir yandan meş’um 28 Şubat kararlarına içtihad sevabı bağışlarken diğer yandan da Müslümanlar hakkında “tenakür”den söz edenler sahte Nurcu kimlikleriyle ortada dolaştıkça, hakikî Nur talebeleri de bu hareketlerin yol açtığı infialden nasiplerini toplamaya devam edeceklerdir.

Onun için, Risale-i Nur cemaatleri, eğer ümmetin geri kalan kısmıyla uhuvvet ve muhabbetlerini sağlamlaştırmak ve suizanlara son vermek istiyorlarsa, the Cemaat’ten teberrî etmek ve onlarla aralarındaki farkı vurgulamak zorundadırlar.

(Konunun bir de maddî menfaatlerle ilgili kısmı var ki, bu da ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor.)

_____________________________________________

Facebook: http://www.facebook.com/yazarumitsimsek   | Twitter: http://twitter.com/umit_simsek   | mail: umsimsek@gmail.com


  • Save it!
  • digg'e kaydet
  • StumbleUpon
  • LinkedIn
  • facebook'ta paylas
  • Yazdır
  • Arkadaşıma Gönder






Yorumlar

eyvah aldandık
29/08/2014, 11:22
( ayşenur )


dar düşünceler dar görüşler.. Karşımda bir yangın var alevleri göklere yükseliyor içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.Ben o yangını söndürmeye koşuyorum da yolda biri ayağıma takılmış ne ehemmiyeti var......
H.efendi ile Agabeyler istisare ederler..
17/09/2013, 14:52
( Orkun )


Bize simdiye kadar boyle ogretildi, yani Agabeyler ile H.efendi hep istisare halinde.. Hatta ruyalarda da Ustad ile hatta Rasulullah (asm) ile istisare ediyor. Boyle olunca itiraz eden binlerce farkli Nur Talebesi marjinal/mutaassip/dar ufuklu hale donusuyor, sozlerinin kiymeti hice iniyor ve Okuyucular/Yazicilar alay konusu oluyorlar. Ama madem oyle diyorsunuz, ben de bu haftasonu (Bediuzzaman Sempozyumunda) Ustad'in Talebelerine gidip kendim bizzat sormazsam eşeğin önde gideniyim. Hadi bakalim!
"H.efendi Hz. Bediüzzaman'ın varisidir!"
16/09/2013, 17:33
( Asım Haksöyler )


Bu iddiayı uyduranlar, delil olarak "Kaynak Yayınlarında bir belge var." diyorlar. Bu belge "Ağabey"lerin H.efendi'yi dairede tutmak için Hizmet Vakfı kurulurken onu da üye yapmalarından ibarettir. Yoksa gerçek bir veraset belgesi olsaydı zaten bin defa neşredilirdi. Hala inanmayan varsa (heyetler halinde) Üstad'ın gerçek talebelerine gidip sorsunlar.
Bu habere sen ne diyorsun?

Yorum Yaz








Kalan karakter:
Değiştir